Sokakları, sesleri, kokuları özlemeye başladım. Eskiden sadece geçmek içindi sokaklar. Yürümeye üşenir bir taksiye atlardım uzamasın diye parke taşları, kaldırımlar. Sesler canımı sıkar, giderek birbirlerine karışır sonunda anlaşılmaz bir uğultuya dönüşüp bitap düşürürlerdi beni. Kokular bir kadını arzulamam için tetiklerdi içgüdülerimi, dünyanın nasıl kok...tuğunun farkında olmazdım pek.
Şimdi özlüyorum sokakları. Çıkıyorum, dudaklarımda sigaram, yürüyorum değişik sokaklarda. Değişik ama bir zamanlar içinde yaşamımın parçalarını döküp bıraktığım sokaklardan geçiyorum hep. Şehrin içinde taşra hayatına hevesli insanların yaşar gibi yaptıkları korunaklı, avlulu köy evleri gibi zavallı siteler yok henüz. Kent soyluların yaşadığı, birbirine yaslanmış binalarda her biri ayrı bir dünya olan apartmanlar var. Beyoğlu'nda, Şişli'de, Nişantaşı'nda, Kıztaşı'nda, Etiler'de, Levent'te, Pangaltı'da, Dolapdere'de, Tarlabaşı'nda, Fatih'te, Sultanhamam'da, Tophane'de, Kadıköy'de, Üsküdar çarsısında, belki de İstanbul'un her yanında, her köşesinde bir sokak var beni bekleyen, biliyorum. Geçerken içlerinden, ayaklarım eski sevgililerimin oturduğu binalara götürüyor beni. İlk kez fark ediyorum o bina isimlerinin bu kadar güzel olduklarını, bu kadar güzel uzandıklarını kapıların üzerinde, sere serpe. Şimdi yer yer dökülmüş altın yaldızlı, el yazısıyla yazılmış isimler. Mozaikleri solmuş, mermer kaplamaları kararmış, ağır demir kapılarının siyah boyaları aşınmış ama illa ki pirinç ağır kolları tüm parlaklıklarıyla yerli yerinde binalar. Gözlerim o daireleri arıyor. Beni bekleyen o güzelim gözlerin biraz meraklı, biraz sabırsız, biraz endişeli ama tutkulu, heyecanlı bakışlarını görüyorum sanki yarı aralık tül perdelerin kenarından. Ya her sokakta bir sevgilim vardı ya da sevgililerimin bir zamanlar yaşadıkları sokaklardan geçiyorum sürekli. Köşedeki bakkal acaba aynı mı? Beni görünce sigara paketini sormadan tezgahın üzerine koyan o bakkal işte. Yalnız o mu? Şu ilerdeki emlakçı da, bütün kapıcılar da biliyor kime ne zaman geldiğimi. Kaldırımlardan, iki basamaklı kapı önü merdivenlerinden, bina isimlerinden, sokak lambalarından, yağlı boyalı pencerelerden sanki dün ayrılmış gibiyim. Biliyorum yarın da geleceğim öbür gün de. Beni bekliyorlar o pencerelerde.
Yaşayacak çok şey yok artık diye düşünüyorum ama yaşadıklarım ömrüme sığmayacak kadar çok sanki. Her an her şey çıkabilir derinliklerinden zamanın.
Beyoğlu! Ömrümün neredeyse eli yılını geçirdiğim yer. Hele benim bitmeyen gecelerimi de sayarsam yüz yıllık yalnızlığım. Gecesinin ayrı bir sesi, kokusu, yaşamayanın hissedemeyeceği bir nefesi vardır Beyoğlu'nun.
Yürüyordum. Ne zaman geldim ben buraya? Mutlu pavyon'un önündeyim. Ramazan karşılıyor kapıdan. Her zamanki masan hazır abi diyor. Ne zaman geldi buraya Ramazan? Deniz pavyon'da değil miydi? Oturuyorum. Hepsi tanıdık bu kadınların ama istemiyorum bu gece benimle oturmalarını. Bu geceyi yeni biriyle tüketmeliyim içki şişelerimde. Hiç tanımadığım, ucuz sahte Chanel 5'i ter kokusuyla ağırlaşmış, birazdan boynumda dudaklarımda dolanacak tütünle karışık içki kokan nefesiyle hiç tanımadığım ve saatler gün ışığını karşılarken hiç tanımamış olacağım biriyle. Arkama bakmadan çekip gideceğim biri. Bağımlısı olmaktan korkacağım, vurdumduymazlığıma kızacak belki de incinecek biri. Belki kendi de bağlanmaktan korktuğu için beni sadece param için seviyormuş gibi yapan, sırf bu yüzden bedenini para karşılığında belirli bir süre ödünç verecek ama alaycı gülüşünün arkasındaki zavallılığı kapatamayacak bir fahişe. Leş gibi kokuyorum. Sigara, içki, ter ve Chanel 5. Uğultular, küfürler, yapmacık, yalan kahkahalar ve mikrofonun ırzına geçen, benden, hepimizden daha sarhoş şarkıcımsılar.
Kimyon koyuyorum yemeğe, birden mısır çarsısında buluyorum kendimi. Tanıdık dükkanlardan seslenenleri görüyorum karşımda, Bilal, Halil. Sefa. Hiç yaşlanmamışlar. Çay ikram ediyorlar, ince belli bardakta whisky. Dar merdivenlerden çıkıyorum. Pandelli'de börek üstü döner ve Kağıtta levrek yemezsem tadım kaçar biliyorum. Zihni karşılıyor, elime tutuşturduğu rakı bardağımla geçiyorum mutfağa. Nurettin masa başında hesap kesiyor. Hristo, namı - diğer Doktor her yemekten tattırıyor. Bu kokular benim İstanbul'umun evrak-ı metrukesi.
Kütüphanemi yerleştiriyorum. Binlerce kitap arasından çekip alıyorum birini. Rengi atmış, sararmış sayfaları açtıkça toz, ve eskimişlik kokusu doluyor genzime. Küçük bir odadayım şimdi. Sekiz dokuz kişi varız. Devrimi konuşuyoruz. Dev-Genç doğum sancıları çekiyor. DHKP-C, THKO, TKP/ML çıkmakta ortaya. Louis Auguste Blanqui’nin ücret köleliğinden proleteryanın sınıf savaşıyla değil, aydınların öncü mücadelesiyle kurtulabileceğini savunan, halkın devrimci öncüleri olmalıyız diyen ACİLCİ arkadaşlarımızla kavga etmekteyiz. Engels'den girip Marx'dan çıkıyor, Hegel'den çıkıp Bogulavski'de, Lenin'de paralıyoruz kendimizi. Parkalarımızdan yükselen nemli küf ve beden kokusu doldurmuş odayı. Bu koku alıp götürüyor benliğimi zamanın ötesine, kah o odaya, kah kol kola, omuz omuza, ön safta, kavgaya yürüyüşümüze.
Evden çıktım. Hava soğuk ama o eski keskin ayazı yok İstanbul'un bu sene. Beyoğlu'na inmem gerek. Havada bir kış kokusu. Ansızın görüntüler erimeye başlıyor. Şimdi Mahmutpaşa'dan yukarı yürüyorum. Hava buz gibi. Kar ayazı kokuyor hava. Yer yer kar serpiştirmeğe başlıyor. Mercan'dan geçip Bakırcılar'a oradan da sahafların basamaklarını çıkıp meydana varacağım. Beyazıt meydanına. Çınaraltı karşılayacak beni. O ahşap baraka. Gözlerimi kapıyorum, o küçük dünyamız orada işte. Sobanın isi, çayın demi, içerinin nemli buğusu doluyor içime. Soğuk kış günlerinde sobanın başında beklerdim O'nu. Sosyoloji'den çıkar gelirdi. Uzun saman rengi saçları, dik yakalı kalın kazağı, altında soluk pembe ince fitilli kadife Levi's'i, ayağında hush puppies, içeri girer, önce durup bir süre bana bakar, sonra gelip sarılırdı. İçilen çaylar, bitmek bilmeyen konuşmalar. Nasıl geliyor burnuma kokular. Ne çok özlemişim o kokuları, o mırıl mırıl, uğultulu sesleri.
Platin bilardoya giriyorum. İki kat üzerine yüzlerce masa, yüzlerce öğrenci. Sıcak, nemli, çay kokulu, tavla şakırtılı, bilardo takırtılı bir sesler dünyası. Kampüsler yok. Henüz öğrenciler şehir dışına sürgün edilmemişler. Sanal dünyalarına ve yoklama yapılan lise uzantısı sözde üniversitelere hapsolmamışlar daha. Derse girmektense sürtmenin dayanılmaz hafifliğiyle bir yerlerde buluşuluyor cep telefonsuz verilmeyen randevularla, habersiz ama orada karşılaşılacağından emin. İşletme'de okuyor. Beline kadar pas rengi kızıl saçları var. Diz üstü çizmeler giyiyor daracık pantalonunun altına, ince topuklu. Masmavi gözler. Teni bembeyaz. İlk tanıştığımız gün, yanıma gelip sormadan oturup konuşmaya başladığı gün, iki çay arasında birden gözlerimin en derinine bakarak, benimle sevişir misin diyor. Nasıl istersen diyorum. Bir kadının teninin ne kadar kadar güzel kokabileceğini o zaman değil, şimdi anlıyorum. Ve çok özlediğim kokusu bir yerlerden çıkıp geliyor. Belleğimin derinliklerinden sızıyor, önce yavaş sinsice, sonra her yanımı kaplıyor. Kalbim hızla atmaya başlıyor. Elimi uzatıyorum. Dokunuyorum. Burada yanımda. Nasıl bu kadar gerçek kokar ki yanımda olmasa? Ardından bütün kadınlarımın kokusunu ayırtsıyor ve ayrımsıyorum. Boyunlarını koklardım hep, en kendisi kokan yerlerini. Şimdi geri geliyor unuttuğum o kokular. Ve bir gün git artık diyor. Gidiyorum....
Yorgunum bu gece. Yorgunluğum, her şeyde yeniden hayat bulan sesleri, kokuları karşılamaktan ve onca anıyla el ele yürümekten sokaklarda....
Martini hazırlıyorum kendime. Cinin kokusunu damağımla, dilimle hissediyorum. Peşi sıra votka martini gelecek, sırayı biliyorum. LED Zeppelin'in Zoso.svg albümünü koyuyorum pikaba. Stairway to Heaven'ı duymak istiyor içim. LP hafif bir cızırtıyla dönmeye başlıyor. Robert Plant'in sesi yükseliyor ....''eğer katılırsak hepimiz ezgiye, gerçeğe götüreceği fısıldanıyor kavalcının ve yeni bir gün doğacak bekleyenler için, çınlayacak kahkahalarla orman....ezgiye katılmaya çağırıyor kavalcı, duyuyor musunuz esen yeli? Ve biliyor musunuz rüzgarın fısıltılarındadır aradığınız merdiven....''
Pikabın iğne hışırtısında, eski 45 liklerin, LP'lerin cızırtısında yalnızca müziği duymuyorum. Dönen plakta sesler yok sadece, kokular da var, sokaklar da, şehirler de , ülkeler de, sevgililer de var. Yaşamım var. İçkim, sigaram, müziğim, seslerim, kokularım, sokak sokak İstanbul, ilk gençliğim, orta yaşım ve şimdim'le baş başayım. Buymuş meğer diye geçiyor aklımdan, yaşamın anlamı. Yitip giden zamanın keyfi, hüznü, sevinci, acıları ve hasretleri seslerde, kokularda ve sokaklarda şimdi.
Yaşlanıyorum derdim hep. Şimdi anlıyorum... ihtiyarlıyorum....!!!!
Şimdi özlüyorum sokakları. Çıkıyorum, dudaklarımda sigaram, yürüyorum değişik sokaklarda. Değişik ama bir zamanlar içinde yaşamımın parçalarını döküp bıraktığım sokaklardan geçiyorum hep. Şehrin içinde taşra hayatına hevesli insanların yaşar gibi yaptıkları korunaklı, avlulu köy evleri gibi zavallı siteler yok henüz. Kent soyluların yaşadığı, birbirine yaslanmış binalarda her biri ayrı bir dünya olan apartmanlar var. Beyoğlu'nda, Şişli'de, Nişantaşı'nda, Kıztaşı'nda, Etiler'de, Levent'te, Pangaltı'da, Dolapdere'de, Tarlabaşı'nda, Fatih'te, Sultanhamam'da, Tophane'de, Kadıköy'de, Üsküdar çarsısında, belki de İstanbul'un her yanında, her köşesinde bir sokak var beni bekleyen, biliyorum. Geçerken içlerinden, ayaklarım eski sevgililerimin oturduğu binalara götürüyor beni. İlk kez fark ediyorum o bina isimlerinin bu kadar güzel olduklarını, bu kadar güzel uzandıklarını kapıların üzerinde, sere serpe. Şimdi yer yer dökülmüş altın yaldızlı, el yazısıyla yazılmış isimler. Mozaikleri solmuş, mermer kaplamaları kararmış, ağır demir kapılarının siyah boyaları aşınmış ama illa ki pirinç ağır kolları tüm parlaklıklarıyla yerli yerinde binalar. Gözlerim o daireleri arıyor. Beni bekleyen o güzelim gözlerin biraz meraklı, biraz sabırsız, biraz endişeli ama tutkulu, heyecanlı bakışlarını görüyorum sanki yarı aralık tül perdelerin kenarından. Ya her sokakta bir sevgilim vardı ya da sevgililerimin bir zamanlar yaşadıkları sokaklardan geçiyorum sürekli. Köşedeki bakkal acaba aynı mı? Beni görünce sigara paketini sormadan tezgahın üzerine koyan o bakkal işte. Yalnız o mu? Şu ilerdeki emlakçı da, bütün kapıcılar da biliyor kime ne zaman geldiğimi. Kaldırımlardan, iki basamaklı kapı önü merdivenlerinden, bina isimlerinden, sokak lambalarından, yağlı boyalı pencerelerden sanki dün ayrılmış gibiyim. Biliyorum yarın da geleceğim öbür gün de. Beni bekliyorlar o pencerelerde.
Yaşayacak çok şey yok artık diye düşünüyorum ama yaşadıklarım ömrüme sığmayacak kadar çok sanki. Her an her şey çıkabilir derinliklerinden zamanın.
Beyoğlu! Ömrümün neredeyse eli yılını geçirdiğim yer. Hele benim bitmeyen gecelerimi de sayarsam yüz yıllık yalnızlığım. Gecesinin ayrı bir sesi, kokusu, yaşamayanın hissedemeyeceği bir nefesi vardır Beyoğlu'nun.
Yürüyordum. Ne zaman geldim ben buraya? Mutlu pavyon'un önündeyim. Ramazan karşılıyor kapıdan. Her zamanki masan hazır abi diyor. Ne zaman geldi buraya Ramazan? Deniz pavyon'da değil miydi? Oturuyorum. Hepsi tanıdık bu kadınların ama istemiyorum bu gece benimle oturmalarını. Bu geceyi yeni biriyle tüketmeliyim içki şişelerimde. Hiç tanımadığım, ucuz sahte Chanel 5'i ter kokusuyla ağırlaşmış, birazdan boynumda dudaklarımda dolanacak tütünle karışık içki kokan nefesiyle hiç tanımadığım ve saatler gün ışığını karşılarken hiç tanımamış olacağım biriyle. Arkama bakmadan çekip gideceğim biri. Bağımlısı olmaktan korkacağım, vurdumduymazlığıma kızacak belki de incinecek biri. Belki kendi de bağlanmaktan korktuğu için beni sadece param için seviyormuş gibi yapan, sırf bu yüzden bedenini para karşılığında belirli bir süre ödünç verecek ama alaycı gülüşünün arkasındaki zavallılığı kapatamayacak bir fahişe. Leş gibi kokuyorum. Sigara, içki, ter ve Chanel 5. Uğultular, küfürler, yapmacık, yalan kahkahalar ve mikrofonun ırzına geçen, benden, hepimizden daha sarhoş şarkıcımsılar.
Kimyon koyuyorum yemeğe, birden mısır çarsısında buluyorum kendimi. Tanıdık dükkanlardan seslenenleri görüyorum karşımda, Bilal, Halil. Sefa. Hiç yaşlanmamışlar. Çay ikram ediyorlar, ince belli bardakta whisky. Dar merdivenlerden çıkıyorum. Pandelli'de börek üstü döner ve Kağıtta levrek yemezsem tadım kaçar biliyorum. Zihni karşılıyor, elime tutuşturduğu rakı bardağımla geçiyorum mutfağa. Nurettin masa başında hesap kesiyor. Hristo, namı - diğer Doktor her yemekten tattırıyor. Bu kokular benim İstanbul'umun evrak-ı metrukesi.
Kütüphanemi yerleştiriyorum. Binlerce kitap arasından çekip alıyorum birini. Rengi atmış, sararmış sayfaları açtıkça toz, ve eskimişlik kokusu doluyor genzime. Küçük bir odadayım şimdi. Sekiz dokuz kişi varız. Devrimi konuşuyoruz. Dev-Genç doğum sancıları çekiyor. DHKP-C, THKO, TKP/ML çıkmakta ortaya. Louis Auguste Blanqui’nin ücret köleliğinden proleteryanın sınıf savaşıyla değil, aydınların öncü mücadelesiyle kurtulabileceğini savunan, halkın devrimci öncüleri olmalıyız diyen ACİLCİ arkadaşlarımızla kavga etmekteyiz. Engels'den girip Marx'dan çıkıyor, Hegel'den çıkıp Bogulavski'de, Lenin'de paralıyoruz kendimizi. Parkalarımızdan yükselen nemli küf ve beden kokusu doldurmuş odayı. Bu koku alıp götürüyor benliğimi zamanın ötesine, kah o odaya, kah kol kola, omuz omuza, ön safta, kavgaya yürüyüşümüze.
Evden çıktım. Hava soğuk ama o eski keskin ayazı yok İstanbul'un bu sene. Beyoğlu'na inmem gerek. Havada bir kış kokusu. Ansızın görüntüler erimeye başlıyor. Şimdi Mahmutpaşa'dan yukarı yürüyorum. Hava buz gibi. Kar ayazı kokuyor hava. Yer yer kar serpiştirmeğe başlıyor. Mercan'dan geçip Bakırcılar'a oradan da sahafların basamaklarını çıkıp meydana varacağım. Beyazıt meydanına. Çınaraltı karşılayacak beni. O ahşap baraka. Gözlerimi kapıyorum, o küçük dünyamız orada işte. Sobanın isi, çayın demi, içerinin nemli buğusu doluyor içime. Soğuk kış günlerinde sobanın başında beklerdim O'nu. Sosyoloji'den çıkar gelirdi. Uzun saman rengi saçları, dik yakalı kalın kazağı, altında soluk pembe ince fitilli kadife Levi's'i, ayağında hush puppies, içeri girer, önce durup bir süre bana bakar, sonra gelip sarılırdı. İçilen çaylar, bitmek bilmeyen konuşmalar. Nasıl geliyor burnuma kokular. Ne çok özlemişim o kokuları, o mırıl mırıl, uğultulu sesleri.
Platin bilardoya giriyorum. İki kat üzerine yüzlerce masa, yüzlerce öğrenci. Sıcak, nemli, çay kokulu, tavla şakırtılı, bilardo takırtılı bir sesler dünyası. Kampüsler yok. Henüz öğrenciler şehir dışına sürgün edilmemişler. Sanal dünyalarına ve yoklama yapılan lise uzantısı sözde üniversitelere hapsolmamışlar daha. Derse girmektense sürtmenin dayanılmaz hafifliğiyle bir yerlerde buluşuluyor cep telefonsuz verilmeyen randevularla, habersiz ama orada karşılaşılacağından emin. İşletme'de okuyor. Beline kadar pas rengi kızıl saçları var. Diz üstü çizmeler giyiyor daracık pantalonunun altına, ince topuklu. Masmavi gözler. Teni bembeyaz. İlk tanıştığımız gün, yanıma gelip sormadan oturup konuşmaya başladığı gün, iki çay arasında birden gözlerimin en derinine bakarak, benimle sevişir misin diyor. Nasıl istersen diyorum. Bir kadının teninin ne kadar kadar güzel kokabileceğini o zaman değil, şimdi anlıyorum. Ve çok özlediğim kokusu bir yerlerden çıkıp geliyor. Belleğimin derinliklerinden sızıyor, önce yavaş sinsice, sonra her yanımı kaplıyor. Kalbim hızla atmaya başlıyor. Elimi uzatıyorum. Dokunuyorum. Burada yanımda. Nasıl bu kadar gerçek kokar ki yanımda olmasa? Ardından bütün kadınlarımın kokusunu ayırtsıyor ve ayrımsıyorum. Boyunlarını koklardım hep, en kendisi kokan yerlerini. Şimdi geri geliyor unuttuğum o kokular. Ve bir gün git artık diyor. Gidiyorum....
Yorgunum bu gece. Yorgunluğum, her şeyde yeniden hayat bulan sesleri, kokuları karşılamaktan ve onca anıyla el ele yürümekten sokaklarda....
Martini hazırlıyorum kendime. Cinin kokusunu damağımla, dilimle hissediyorum. Peşi sıra votka martini gelecek, sırayı biliyorum. LED Zeppelin'in Zoso.svg albümünü koyuyorum pikaba. Stairway to Heaven'ı duymak istiyor içim. LP hafif bir cızırtıyla dönmeye başlıyor. Robert Plant'in sesi yükseliyor ....''eğer katılırsak hepimiz ezgiye, gerçeğe götüreceği fısıldanıyor kavalcının ve yeni bir gün doğacak bekleyenler için, çınlayacak kahkahalarla orman....ezgiye katılmaya çağırıyor kavalcı, duyuyor musunuz esen yeli? Ve biliyor musunuz rüzgarın fısıltılarındadır aradığınız merdiven....''
Pikabın iğne hışırtısında, eski 45 liklerin, LP'lerin cızırtısında yalnızca müziği duymuyorum. Dönen plakta sesler yok sadece, kokular da var, sokaklar da, şehirler de , ülkeler de, sevgililer de var. Yaşamım var. İçkim, sigaram, müziğim, seslerim, kokularım, sokak sokak İstanbul, ilk gençliğim, orta yaşım ve şimdim'le baş başayım. Buymuş meğer diye geçiyor aklımdan, yaşamın anlamı. Yitip giden zamanın keyfi, hüznü, sevinci, acıları ve hasretleri seslerde, kokularda ve sokaklarda şimdi.
Yaşlanıyorum derdim hep. Şimdi anlıyorum... ihtiyarlıyorum....!!!!